Twilight - Alacakaranlık Türkçe Çeviri 1. Bölüm (İlk Bakış)

Aşağa gitmek

Twilight - Alacakaranlık Türkçe Çeviri 1. Bölüm (İlk Bakış)

Mesaj tarafından Admin Bir Çarş. Tem. 14, 2010 6:29 pm

I.İLK BAKIŞ

Annem beni pencereleri açık arabayla havaalanına götürdü.Phoenix’te hava
otuz sekiz dereceydi; gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu.Ayrılırken annemi
memnun etmek istediğim için,en sevdiğim bluzumu
giymiştim.Kolsuz,dantelli beyaz bluzumu.Kalın çeketim elimdeydi.


Washington eyaletinin kuzey batısında bulunan Olympic Yarımadası’nda,
gökyüzü hemen her zaman bulutlu olan Forks adında küçük bir kasaba
vardır.Bu sıradan kasabaya,Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer
eyaletlerinden çok daha fazla yağmur yağar.Ben henüz birkaç
aylıkken,annem benide almış bu karanlık,kasvetli kasabadan kaçmış.On
dört yaşıma gelene kadar,her yaz bir ayımı bu kasabada geçirmek zorunda
kaldım.On dört yaşımdayken isyan etmeyi akıl ettim.Geçen üç yıl
içinde,yazları babam Charlie’yle Kaliforniya’da ikişer hafta tatil
yaptık.
Şimdi kendimi Forks’a sürgün ediyordum.Büyük bir korkuyla yapıyordum
bunu.Forks’tan nefret ediyordum.
Phoenix’i seviyordum.Güneşi ve kavurucu sıcaklığı seviyordum.O
canlı,kocaman şehri seviyordum.
‘’Bella’’ dedi annem bana uçağa binmeden önce belki bininci kez. ‘’bunu
yapmak zorunda değilsin.’’
Annem bana çok benzer;kısa saçlarını ve yüzündeki kırışıklarını
saymazsak tabii.Onun iri,çocuksu gözlerine bakın paniğe kapıldım.Sevgi
dolu,dengesiz,kuş beyinli annemi nasıl yalnız bırakırdım?O,kendi başını
çaresine bakamazdı ki. Gerçi yanında şimdi Phil vardı.Büyük olasılıkla
faturaları ödenecek,buzdolabında yiyecek,arabasında benzin,kaybolduğunda
arayabileceği biri olacaktı.Ama yinede…
‘’Gitmek istiyorum,diye yalan söyledim.Yalan söylemeyi hiç
beceremezdim,ama son zamanlarda bu yalanı çok sık söylediğim için,sesim
ikna edici çıkıyor.
‘’Charlie’ye selam söyle.’’
‘’söylerim.’’
‘’Yakında görüşürüz,’’ diye ısrar etti.’’ İstediğin zaman eve
dönebilirsin.Bana ihtiyaç duyarsan hemen yanına gelirim.’’
Ama bu sözün arkasındaki fedakarlığı gözlerinde okuyabiliyordum.
‘’Benim için endişelenme,’’ dedim.’’Herşey çok güzel olacak.Seni
seviyorum anne.’’
Bir süre bana sıkıca sarıldı ve ardından uçağa bindim,annem gitmişti.
Phoenix'ten Seattle'a dört saatlik bir uçuş,küçük bir uçakla
Port Angeles'e bir saatlik bir uçuş daha ve oradan daForks'a bir saatlik
araba yolculuğu.Uçmak beni rahatsız etmiyordu;beni asıl rahatsız eden
Charlie'yle arabada geçecek o bir saatlik yolculuktu.
Charlie bütün bu olan biten hakkında oldukça duyarlı
davranmıştı.Onunla sürekli olarak yaşayacağım için memnundu.Beni çoktan
liseye kaydetmiş ve bir araba almama da yardım edeceğini söylemişti.
Ama işler Charlie'yle şüphesiz biraz tuhaf olacaktı.İkimiz de laf
kalabalığı yapan insanlar değildik,ama buna rağmen ne söyleyeceğimizi de
bilemezdik.Bu kararım karşısında tıpkı annem gibi fazlasıyla
şaşırdığını biliyordum,Forks'tan hoşlanmadığım bir sır değildi.
Port Angeles'e indiğimde yağmur yağıyordu.Bunu bir kehanet olarak
görmedim-yağmur engellenemezdi.Güneşe çoktan veda etmiştim.
Charlie beni polis arabasıyla bekliyordu.Kendimi buna da
hazırlamıştım.Charlie,Forks'un iyi insanlarının polis şefiydi.Bütçemin
çok az olmasına rağmen yeni bir araba almak istememdeki en büyük etken
kasabaya üzerinde mavi kırmızı ışıkları olan bir araba içinde getirilmek
istemememdi.Hiçbir şey trafiği bir polisin yavaşlatağı kadar
yavaşlatamazdı.
Uçaktan sendeleyerek indiğimde Charlie bana tek koluyla garip bir
şekilde sarıldı.
'' Seni görmek güzel Bells,''dedi,beni yakalayıp durdurduğunda
gülüyordu.''Pek değişmemişsin.Renée nasıl?''
''Annem iyi.Seni görmek de güzel,Baba.''Yüzüne karşı Charlie
demeye iznim yoktu.
Sadece birkaç çantam vardı.Arizona kıyafetlerimin çoğu Washington
için fazla inceydi.Annemle ben,kış gardırobumu tamamlamak için
kaynaklarımızı birleştirmiştik ama yine de bu yetersiz
kalmıştı.Eşyalarımın hepsi arabanın bagajına kolaylıkla sığdı.
''Senin için iyi bir araba buldum,hem de ucuz.''dedi emniyet
kemerimizi takarken.
''Ne tür bir araba?''İyi bir araba'demek yerine'senin için iyi bir
araba'demesinden şüphelenmiştim.
''Aslında bu bir kamyonet,bir Chevy.''
''Nereden buldun?''
''La Push'taki Billy Black'i hatırlıyor musun?''La Push sahili
de,Kızılderililer için ayrılmış küçük bir toprak parçasıydı.
''Hayır.''
''Hani yazın bizimle balık tutmaya gelirdi,''dedi hemen Charlie.
İşte bu onu neden hatırlamadığımı açıklıyordu.Hafızamdan,bana acı
veren,gereksiz şeyleri çıkarabilme yetisine sahiptim.
''O şimdi tekerlekli sandalyede.''Cevap vermediğim için Charlie
devam etti.''Bu yüzden artık araba kullanamıyor ve kamyonetini bana
ucuza satmayı teklif etti.''
''Kaç model?''Yüz ifadesinin değişmesinden,bunu sormamamı
umduğunu anlamıştım.
''Billy motor üzerinde oldukça fazla çalıştı-sadece birkaç
yaşında,gerçekten.''
Beni bu kadar kolay vazgeçecek kadar küçük görmediğini
umuyordum.''Onu ne zaman almış?''
''Onu 1984'te aldı,sanırım.''
''Peki aldığında yeni miymiş?''
''Hayır.Altmışların başlarında-ya da ellilerin sonlarında
yeniymiş.''diye ititraf etti safça.
''Oh-baba,ben arabalar hakkında hiçbir şey bilmem.Bir terslik
olursa tamir edemem ya da tamirci masraflarını karşılayamam...''
''Bella,bu şey gerçekten çok iyi çalışıyor.Bunları artık eskisi
gibi üretmiyorlar.''
Bu şey,diye düşündüm kendi kendime...en azından takma isim olarak
seçenekleri var.
''Ucuz derken,ne kadar ucuz?''Ne de olsa benim karşılayamayacağım
bir bölümdü bu.
''Tatlım,aslında ben onu senin için aldım gibi.Eve hoşgeldin
hediyesi olarak.''Charlie ümit dolu bir yüz ifadesiyle,göz ucuyla bana
baktı.
Vayy.Bedava.
''Bunu yapmana gerek yoktu baba.Ben zaten kendime bi araba
alacaktım.''
''Önemli değil.Senin burada mutlu olmanı istiyorum.''Bunu
söylediğinde yola bakıyordu.Charlie duygularını açığa vurmak konusunda
pek de rahat değildi.Bu konuda ben de ona çekmişim.Bu yüzden ben de ona
cevap veririken yoka bakıyordum.
''Gerçekten çok güzel baba.Teşekkür ederim.Bunu yapman gerçekten
çok hoş.''Benim Forks'ta mutlu olmamın imkansızlığına bahsetmeme hiç
gerek yoktu.Ama Charlie'nin benimle birlikte acı çekmesine de gerek
yoktu.Yine de bedava bir kamyonet beklemiyordum.
''Bir şey değil,''dedi lafı ağzında geveleyerek,ona teşekkür
ettiğim için mahçup olmuştu.
Yağmurlu hava üzerine birkaç yorum daha paylaştık,bir konuşma için
bu yeter de artardı.Sessizce camdan bakmaya başladık.
Tabii ki çok güzeldi,bunu inkar edemezdim.Her yer
yemyeşildi:gövdeleri yosunla kaplanmış,dalları örtü gibi sarkmış
ağaçlar,çimenle kaplı yerler.Hava bile yaprakların arasından yeşil bir
şekilde süzülüyordu.
Her yer fazla yeşildi-burası yabancı bir gezegendi.
Sonunda Charlie'nin evine gelebildik.Hala evliliklerinin ilk
zamanlarında annemle almış oldukları iki odalı,küçük evde yaşıyordu.Bu
günler evliliklerinin tek günleriydi-ilk günleri.Hiç değişmemiş olan
evin önündeki caddede yeni-yani bana göre yeni olan-kamyonetim
duruyordu.Soluk kırmızı bir renkteydi,büyük yuvarlak çamurlukları ve
şişkin bir sürücü bölümü vardı.Onu şaşılacak derecede çok
sevmiştim.Çalışıp çalışmayacağını bilmiyordum ama kendimi onun içinde
görebiliyordum.Hiç zarar görmeyen demirden yapılmış,genelde kaza
mahallinde gördüğünüz,boyası hiç çizilmemiş ve yok ettiği arabaların
parçalarıyla kuşatılmış kamyonet türündendi.
''Baba,buna bayıldım!Teşekkürler!''Yarınki korkunç günüm bundan
daha korkunç olmayacaktı.Okula yağmur altında iki mil yürümekle polis
arabasında götürülmeyi kabul etmek arasında bir seçim yapma zorunda
kalmayacaktım.
''Beğendiğine sevindim,''dedi.Charlie huysuz bir şekilde,tekrar
mahçup olmuştu.
Bütün eşyalarımı bir kerede yukarıya taşıyabildim.Ön bahçeye
bakan,batı kanadındaki odaya yerleştim.Oda tanıdıktı;doğduğumdan beri
burası bana aitti.Ahşap zemin,açık mavi duvarlar,sivri tavan,camın
çevresindeki sarı dantel perdeler-bunların hepsi çocukluğumun bir
parçasıydı.Charlie'nin yaptığı tek değişiklik,.ocuk karyolası yerine bir
yatak koymak ve bir çalışma masası eklemek olmuştu.Çalışma
masasında,modem için en yakın telefon prize takılmış bir telefon hattı
olan ikinci el bir bilgisayar vardı.Bu annemin koşuluydu,böylelikle
kolayca iletişim kurabilecektik.Bebeklik günlerimden kalma sallanan
koltuk da hala köşede duruyordu.
Merdivenlerin başında Charlie'yle paylaşmam gereken küçük bir
banyo vardı.Bu gerçeğe çok da aldırış etmemeye çalışıyordum.
Charlie'nin en güzel özelliklerinden biri de ortalıkta fazla
dolaşmamasıydı.Eşyalarımı açıp yerleşmem için beni yalnız
bıraktı,bu,annemin yapması mümkün olmayan bir hareketti.Yalnız olmak
güzeldi,güümsemek ya da memnun görünmek zorunda kalmıyordum;pencereden
perde gibi inen yağmura bakıp birkaç damla gözyaşımın gitmesine izin
verdim.Gerçek bir ağlama krizine girecek havada değildim.Bunuiuykuya
dalmadan önce,ertesi günü düşüneceğim zamana saklıyordum.
Forks Lisesi'nin toplamda sadece üç yüz elli yedi-artık elli
sekiz-öğrencisi vardı;eski okulumda sadece lise ikinci sınıfta yedi yüz
öğrenci vardı.Buradaki bütün çocuklar birlikte
büyümüşlerdi-büyükanneleri ve büyükbabaları da beraber büyümüştü.Ben
büyük şehirden gelen yeni kızdım,merak konusu,bir ucube.
Eğer Phoenix'ten gelen bir kız gibi görünseydim,bunu bir
avantaja çevirirdim.Ama görünüş olarak hiçbir yere uymuyordum.Yanık
tenli,sportif,sarışın-belki bir voleybol oyuncusu ya da ponpon kız-güneş
vadisinde yaşamakla bağlantılı bir şeylere sahip olmalıydım.
Sürekli güneş olamsına rağmen,ben mavi göz ya da kızıl saç
ayrıcalığım olmadan,fildişi tenli bir kızdım.Her zaman ince uzun ama
dayanıksız olmuştum,bir atlet olmadığım kesindi;kendimi küçük
düşürmeden,el göz organizasyonumu sağlayıp spor yapamıyordum,hem kendime
hem de fazla yakın duran herkese zarar veriyordum.
Kıyafetlerimi eski çam şifonyere yerleştirmeyi
bitirdiğimde,içinde banyo malzemelerinin bulunduğu çantamı alıp
yolculukla geçen günün ardından temizlenmek üzere ortaklaşa
kullandığımız banyoya gittim.Birbirne karışmış nemli saçımı fırçalarken
aynada yüzüme baktım.Belki ışıktan kaynaklanıyordu,ama şimdiden betim
benzim atmıştı ve sağlıksız görünüyordum.Cildim güzel olabilirdi,çok
berraktı,neredeyse yarısaydam görünüyordu ama bu tamamen rengimle
ilgiliydi.Yüzümde hiç renk yoktu.
Aynada solgun yüzüme baktığımda kendi kendime yalan söylediğimi
itiraf etmek zorunda kaldım.buraya uyum sağlayamayacak olmam sadece
fiziksel anlamda değildi.Üç bin kişilik okulda kendime bir yer
bulamadıysam buradaki şansım neydi?
Kendi yaşımdaki insanlarla iyi geçinemiyordum.Belki de gerçek şu
ki,insanlarla iyi geçinemiyordum.Dünyada herkesten yakın olduğum annem
bile hiçbir zaman benimle bir uyum içinde,aynı fikirde olamazdı.Bazen
dünyadaki insanların gördükleriyle aynı şeyi görüp görmediğimi merak
ediyordum.Belki de bende bir sorun varı.
Ama nedeninin bir önemi yoktu.Önemli olan sonuçtu.Ve yarın sadece
bir başlangıç;olacaktı.
O gece ağladıktan sonra bile iyi uyuyamadım.Sağanak yağmurun sesi
ve çatıdaki rüzgarın uğultusu bütün gece aralıksız sürdü.Rengi solmuş
eski battaniyeyi kafama çektim,daha sonra ona yastığımı da
ekledim.Uyuduğumda saatler çoktan geceyarısını geçmiş,yağmur hızını
kaybedip çisentiye dönüşmüştü.
Sabahleyin pencereden görebildiğim tek şey kalın bir sis
tabakasıydı,üzerime tırmanan klostrofobiyi hissedebiliyordum.Burada
gökyüzünü asla göremezdiniz;burası tıpkı bir kafes gibiydi.
Charlie'yle kahvaltı sessizdi.Okulun ilk gününde bana şans
diledi.Bu dileğinin boşuna olduğunu düşünerek ona teşekkür ettim.İyi
şans benden uzak dururdu.Önce Charlie,ailesi ve eşi olan polis merkezine
doğru yola çıktı.O gittikten sonra,birbirleriyle alakasız üç
sandalyeyle çevrilmiş meşe masanın üzerine oturdum ve koyu renk lambri
duvarlı,parlak sarı dolaplı ve yerleri beyaz muşamba kaplı küçük
mutfağını incelemeye başladım.Değişen hiçbir şey yoktu.Annem on sekiz
yıl önce eve biraz renk getirmek amacıyla dolapları boyamıştı.Mendil
büyüklüğündeki oturma odasında bulunan şöminenin üzerinde bir sıra
fotoğraf vardı.Önce annemle Charlie'nin Las Vegas'ta çekilmiş bir düğün
fotoğrafı,ardından üçümüzün ben doğduktan sonra hastahanede yardımsever
bir hemşire tarafından çekilmiş bir fotoğrafı ve daha sonra da benim
geçtiğimiz yıllara kadar olan okul fotoğraflarım.Onlara bakmak utanç
vericiydi,en azından ben burada yaşıyorken bunları başka bir yere
koyması için bir şeyler yapmalıydım.
Bu evde olup da,Charlie'nin annemi aklından çıkaramadığını
görememek imkansızdı.Bu beni rahatsız ediyordu.
Okula çok erken gitmek istemiyordum ama evde daha fazla
kalamazdım.Ceketimi giydim-kendimi koruyucu bir kıyafet giymiş gibi
hissediyordum-ve yağmura çıktım.
Yağmur hala çiseliyordu ama her zaman kapı saçağının altına
gizlediğimiz anahtarı alıp kapıyı kilitlerken beni ıslatmak için yeterli
değildi.Yeni su geçirmez botlarımla suyun içinden yürümek sinir
bozucuydu.Ayağımın altındaki çakıl taşlarının her zamanki çatırtısını
özledim.Dilediğim gibi durup kamyonetimi seyredemedim;başımdan aşağıya
süzülen ve şapkamın altına giren o sisli ıslaklıktan kurtulmaya
çalışıyordum.
Kamyonetin içi güzel ve kuruydu.Billy ya da Charlie bunu
temizlemişti ama açık kahverengi döşemeler hafifi tütün,benzin ve nane
şekeri kokuyordu.Motorun çabucak çalışması içini rahatlattı ama motordan
gelen ses çok yüksekti,adeta hayata meydan okuyor daha sonra da
gürültülü bir şekilde boşta çalışıyordu.Bu kadar eski bir kamyonetin
elbette kusuru olacaktı.Eski radyo çalışıyordu,bu beklemediğim bir
artıydı.
Daha önce hiç gitmemiş olsam da,okulu bulmak pek zor olamdı.Tıkı
diğer birçok şey gibi otoyolun kenarındaydı.Okul olduğu pek
anlaşılmıyordu,sadece üzerinde Forks Lisesi yazan işaret kamyoneti
durdurmamı sağladı.Kızıl kestane renkli tuğlalardan
oluşmuş,birbirleriyle uyumlu ir grup eve benziyordu.O kadar çok ağaç ve
çalılık vardı ki,ilk başta ne kadar büyük olduğunu göremedim.Bunun
neresi bir kuruma benziyordu?Bir an geçmişi andım.Kafes teller,peki ya
metal detektörleri?
Kapısının üzerindeki küçük tabelada ÖN OFİS yaan ilk binanın
önünde durdum.Benimkinden başka araç yoktu,bu yüzden buraya park etmenin
yasak olduğundan emindim ama bu yağmurda aptal gibi dolaşmak yerine
içeri girip sormaya karar verdim.İsteksizce sıcacık kamyonetimden indim
ve koyu renk çitlerle çevrelenmiş küçük taşlı yolda yürümeye
başladım.Kapıyı açmadan önce derin bir nefes aldım.İçerisi iyice
aydınlatılmış ve beklediğimden daha sıcaktı.Ofis küçüktü,içeride
katlanan sandalyelerin bulunduğu küçük bir bekleme alanı,turuncu benekli
bir halı,gürültülü bir şekilde tiktaklayan bir saat ve duvarlarda
duyurular ve ödüller vardı.Sanki dışarıda yeterince yeşillik yokmuş
gibi,her yere büyük plastik saksılar içinde bitkiler
konulmuştu.Oda,üzerinde kağıtlar ve parlak renkli el ilanlarıyla dolu
tel sepetler olan uzun bir tezgahla ikiye bölünmüştü.Tezgahın ardında üç
tane masa vardı,içlerinde birinde kabarık kızıl saçlı ve gözlüklü bir
kadın oturuyordu.Giydiği mor tişört,kendimi onun yanında çok süslü
hissetmeme neden oldu.
Kızıl saçlı kadın başını kaldırdı.''Yardımcı olabilir miyim?''
''Ben Isabella Swan,''dedim. ve kadının gözlerinin hemen
aydınlandığını gördüm.BEkleniyordum,o günün dedikodusu kuşkusuz
bendim.Şefin eski hoppa karısının kızı,sonunda eve gelmişti.
''Elbette.''dedi.Aradılarını buluncaya kadar masasının üzerinde
duran koca bir tomar belgenin içine daldı.''Ders progranız işte burada
ve bu da okulun bir haritası.''Bana göstermek için tezgaha birkaç kağıt
getirdi.
Derse gireceğim sınıflara göz atmış,haritada her birine en kısa
yoldan nasıl ulaşabileceğimi işaretlemiştim.Bana,günün sonunda buraya
geri getirmek üzere,her öğretmene imzalatmam için bir kağıt verdi.Bana
gülümsedi ve tıpkı Charlie gibi,Forks'u sevmemi umut ettiğini
söyledi.Ben de onun gülümsemesine elimden geldiği kadar ikna edici bir
şekilde karşılık verdim.
Kamyonetime geri döndüğümde deiğer öğrenciler yavaş yavaş gelmeye
başlamıştı.Trafik işaretlerini takip ederek okulun içinde
dolaştım.Arabaların birçoğunun benimki gibi eski olduğunu görmek beni
memnun etmişti.Hiçbiri göz alıcı değildi.Eski evim,sayılı düşük gelirli
mahallelerden birinde,Cennet Vadisi Bölgesi sınırları
içindeydi.Öğencilerin ağırlıklı olduğu yerlerde yeni bir Mercedes ya da
Porsche görmek olağan birşeydi.Buradaki en göze çarpan araba gıcır gıcır
bir Volvo'ydu.Yine de kendime bir yer bulur bulmaz motoru
durdurdum,böylelikle gürültüden dolayı ilgi çekmemiş olacaktım.
Kamyonetimde haritaya bakıp ezberlemeye çalıştım;bütün gün elimde
haritayla dolaşmamayı umut ediyordum.Her şeyimi çantama
doldurdum,çantamın askısını omzuma sardım ve derin bir nefes aldım.Bunu
yapabilirim,dedim kendime cesaret vermeye çalışarak.Kimse beni
yenemeyecekti.Sonunda nefesimi bıraktım ve kamyonetten indim.
Gençlerle dolu kaldırımdan yürürken yüzümü kapişonumun içinde
tutmaya çalıştım.Sade siyah montumun dikkat çekmediğini görmek içimi
rahatlattı.
Kafeteryaya geldiğimde üçüncü binayı fark etmek kolay oldu.Binanın
sağ köşesinde,beyaz karenin üzerine siyah bir şekilde yazılmış 3 rakamı
vardı.Kapıya yaklaştık.a soluğum gittikçe hızlanıyordu.Önümdeki iki
yağmurluğu izleyerek nefesimi tutmaya çalıştım.
Sınıf küçüktü.Önümdeki insanlar yağmurluklarını duvardaki uzun
askıya asmak için kapının hemen yanında durdular.Ben de onlar gibi
yaptım.Önümde iki kız vardı,biri porselen tenli bir sarışın,diğeriyse
soluk benizli,açık kahverengi saçlı bir kızdı.En azından tenim burada
göze batmayacaktı.
Kağıdı uzun boylu,saçları dökülmeye başlamış,masasının üzerindeki
isim kartında Bay Mason yazan öğretmene götürdüm.Adımı gördüğünde bana
aval aval baktı-bu pek de cesaretlendirici bir davranış değildi-ve ben
tabii ki kıpkırmızı oldum.Ama en azından,beni sınıfa tanıştırmadan
arkadaki boş sıraya yolladı.Ben arkadayken yeni sınıf arkadaşlarımın
bana bakmaları oldukça zordu ama bir şekilde bunu başardılar.
Başmı öğretmenin bana verdiği okuma listesinden kaldırmadım.Oldukça
kolaydı:Bronte,Shakespeare,Chaucer,Faulkner.Hepsin i zaten okumuştum.Bu
rahatlatıcıydı...ve sıkıcı.Acaba annem bana eski ödevlerimi yollar
mıydı,yoksa bunun sahtekarlık olacağını mı düşünürdü?Öğretmen monoton
bir sesle konuşmaya başladığında kafamda annemle bu konuyu
tartışıyordum.
Derinden gelen bir uğultuya benzeyen zil çaldığında,cilt problemi
olan ve saçı vıcık vıcık yağlı görünen sırık bir çocuk benimle konuşmak
için koridora doğru eğildi.
''Sen İsabella Swan'sın öyle değil mi?''Fazla yardım sever olan
satranç kulübü üyelerine benziyordu.
''Bella,''diye düzelttim.Üç sıra etrafımızdaki herkes bana bakmak
için döndü.
''Bir sonraki dersin nerde?''diye sordu.
Çantama bakmama gerekiyordu.''Hmm,Yönetim
dersi,Jefferson'la,altıncı binada.''
Meraklı gözlere takılmadan bakacağım bir yer yoktu.
''Ben de dördüncü binaya doğru gidiyorum.İstersen sana yolu
göstere...''Kesinlikle fazla yardımseverdi.''ben Eric,''diye ekledi.
Kendimden emin olmayan bir ifadeyle gülümsedim.''Teşekkürler.''
Ceketlerimiz aldık ve iyice hızlanmış olan yağmura
çıktık.Arkamızda bize kulak misafiri olacak kadar yakın yürüyen insanlar
olduğuna yemin edebilirdim.Umarım paranoyak birine dönüşmüyordum.
''Burası Phoenix'ten çok farklı ha?''diye sordu.
''Hem de nasıl.''
''Orada fazla yağmur yağmaz,değil mi?''
''Yılda üç dört kez.''
''Vay.Acaba bu nasıl bir şeydir?''diye merak etti.
''Güneşli,''dedim.
''Sen fazla bronz görünmüyorsun.''
''Annem kısmi albino hastasıdır.''
Kaygılı bir şekilde yüzümü inceledi ve ben iç geçirdim.Anlaşılan
bulutlar ve espri anlayışı bir arada olamıyordu.Bundan birkaç ay sonra
iğneleyici sözler kullanmayı unutacaktım.
Kafeteryanın etrafından güneye,spor salonunun olduğu binaya doğru
yürüdük.Her ne kadar gitmem gereken yer açıkça görünüyor olsada Eric
beni kapıya kadar geçirdi.
''Pekala,iyi şanslar,''dedi ben kapının koluna dokunur
dokunmaz.''Belki başka ortak dersimiz vardır.''Sesi ümit doluydu.
Belli belirsiz gülümsedim ve içeri girdim.
Sabah saatlerinin geri kalanı nerdeyse aynı şekilde geçti.Sınıfın
önüne geçip benden kendimi tanıtmamı isteyen tek kişi,trigonometri
öğretmenim Bay Varner'dı,sadece verdiği ders bile ondan nefret etmem
için yeterliydi.Kekeledim,kızardım ve yerime geri dönerken botlarıma
takıldım.
İki ders sonra her sınıftaki yüzleri yavaş yavaş ayırt etmeye
başladım.Her zaman diğerlerinden daha cesur davranıp kendilerini tanıtan
ve bana Forks'u sevip sevmediğimle ilgili sorular soran birileri
çıkıyordu.Nazik olmaya çalışıyordum ama genelde yalan söylüyordum.En
azından artık haritaya ihtiyacım kalmamıştı.
Hem trigonometri hem de İspanyolca dersinde yanıma bir kız oturdu
ve öğle yemeği için benimle kafeteryaya yürüdü.Minyon bir kızdı,ben 1.63
boyundaydım,benden birkaç santim kısaydı ama koyu renk kıvırcık
saçlarıyla beni geçiyordu.Adını hatırlayamıyordum,bu yüzden gülümsedim
ve öğretmenler ve derslerle ilgili boş boş konuşurken başımı sallamakla
yetindim.Ona ayak uydurmaya çalışmıyordum.
Beni tanıştırdığı birkaç arkadaşıyla dolu bir masanın sonunda
doğru bir yerde oturuyorduk.Onlarla konuştuğu anda hepsinin adını
unuttum.Kızın benimle konuşma cesaretinden hepsi etkilenmiş
gibiydi.İngilizce sınıfından Eric,odanın diğer tarafından bana el
salladı.
İşte oradalardı,kafeteryada oturmuş yedi tane meraklı yabancıyla
konuşmaya çalışıyordum ve onları ilk o zaman gördüm.
Kafeteryanın köşesinde,bu uzun odada benden olabilecek en uzak
yerdeydiler.Beş kişilerdi.Konuşmuyorlardı,önlerindeki tepsilerin içinde
dokunulmamış yiyecekler olmasına rağmen bunları yemiyorlardı.Diğer
çocuklar gibi bana aval aval bakmıyorlardı,bu yüzden meraklı gözlerle
karşı karşıya gelme korkum olmadan onlara rahatça bakabilirdim.Ama benim
asıl dikkatimi çeken şeyler bunlar değildi.
Buradakilere hiç benzemiyorlardı.Üç çocuktan bir tanesi iri
yarı,halterci gibi kaslı,koyu kıvırcık saçlıydı.Bir tanesi sarışın uzun
boylu,zayıf ama yine de kaslıydı.Sonuncusu da uzun boylu,daha az
cüsseli,dağınık ve bronz renk saçlıydı;üniversite öğrencisine ya da
öğrenciden çok öğretmene benziyordu,diğerlerinden daha çocuksuydu.
Kızlar tam tersiydi.Uzun boylu olan heykel gibiydi.Güzel bir
vücudu vardı.Sports Illustrated'in mayolu kapak kızlarına benzeyen
türdendi,etrafındaki bütün kızlar sadece onunla aynı odada bulunarak
özsaygılarını kaybedebilirlerdi.Dalgalı altın sarısı saçları neredeyse
beline kadar uzanıyordu.Kısa boylu kız periye benziyordu,çok sıskaydı ve
yüz hatları zarifti.Simsiyah saçları,kısacık kesilmiş ve dağınıktı.
Ama yine de hepsi birbirine benziyordu.Her birinin yüzü tebeşir
gibi bembeyazdı,onlar bu güneş görmeyen kasabanın en soluk tenli
öğrencileriydiler.Hatta albino olan benden bile daha soluklardı.Her ne
kadar saç renkleri farklı olsa da,hepsinin koyu renk gözleri
vardı.Ayrıca hepsinin gözlerinin altında morluk gibi duran koyu gölgeler
vardı.Sanki hepsi uykusuz geçirdikleri bir gecenin bedelini ödüyor ya
da burunları kırılmış da iyileşiyor gibiydi.Ama burunları da
yüzlerindeki diğer yerler gibi düzgün ve mükemmeldi.
Ama gözümü onlardan alamamamın sebebi bunlar değildi.
Onlara bakıyordum,çünkü yüzleri çok farklı,çok benzer,insanı
dehşete düşürecek kadar güzeldi.Bunlar,ancak moda dergilerinde ya da
yaşlı bir ressamın boyadığı melek yüzlerinde görebileceğiniz
yüzlerdi.İçlerinden en güzeline karar vermek çok zordu,o mükemmel
sarışın kız olabilirdi ya da bronz saçlı çocuk.
Hepsi başka bir yere bakıyordu,birbirlerinden uzağa,diğer
öğrencilerden uzağa,aklıma gelebilecek bütün şeylerden uzağa
bakıyorlardı.Onları seyrederken,minyon kız içinde açılmamış bir soda ve
ısırılmamış bir elma olan tepsiyle ayağa kalktı ve hızl adımlarla
yürümeye başladı.O kıvrak dansçı adımlarıyla elindeki tepsiyi bırakıp
beklenmedik bir hızla arka kapıya süzülene kadar onu seyrettim.Gözlerim
hemen,orada aynı şekilde oturan diğerlerine kaydı.
''Onlar kim?''diye sordum adını unuttuğum,İspanyolca sınıfımdaki
kıza.
Kimden bahsettiğimi anlamak için başını kaldırdığında-büyük
ihtimalle ses tonumdan kimden söz ettiğimi anlamıştı-zayıf-çocuksu ve
sanırım içlerinden en küçüğü olan çocuk bir anda kıza baktı.Ona bir
saniyeden daha kısa bir süre baktı ve sonra koyu renk gözleri
benimkilerle buluştu.utancımdan kıpkırmızı olup gözlerimi indirmeme
rağmen başını benden daha hızlı bir şekilde çevirdi.Sanki kız onun adını
söylemiş de,o da baştan cevap vermemeye karar verip sadece istemsiz bir
şekilde ona bakmış gibiydi.
Kız benim gibi masaya bakıp utanç içinde kıkırdadı.
''Onlar Edward ve Emmett Cullen,Rosalie ve Jasper Hale.Demin giden
Alice Cullen'dı,hepsi Doktor Cullenve karısıyla birlikte
yaşıyorlar.''dedi fısıldayarak.
Gözümün ucuyla,uzun ve solgun parmaklarıyla tepsisindeki çöreğini
parçalara ayıran güzel çocuğa baktım.Mükemmel dudakları neredeyse hiç
açılmadan,çok çabuk hareket ediyordu.Diğer üçü hala uzaklara
bakıyorlardı ama ben onun kısık sesle bu üçüyle konuştuğunu
düşünüyordum.
Tuhaf ve pek de duyulmamış isimler,diye düşündüm.Genelde büyükanne
ya da babaların sahip olabilecekleri isimlerden.Ama belki burada moda
böyleydi,küçük kasaba isimleri?Birden,karşımda oturan kızın adının
Jessica olduğunu hatırladım,bu oldukça duyulmuş bir isimdi.Geldiğim
yerdeki tarih sınıfımda da iki tane Jessica vardı.
''Onlar...çok güzel görünüyorlar.''Bu söz yetersiz kalmıştı.
'' Evet!''dedi Jessica yine kıkırdayarak.''Ama hepsi
birlikteler-Emmet ve Rosalie,Jasper ve Alice yani.Ve birlikte
yaşıyorlar.''Sesi,küçük kasabaların,ayıplayan ve şaşkın ifadesini
taşıyor diye düşündüm.Dürüst olmak gerekirse bu,Phoenix'te bile bir
dedikodu malzemesi olabilirdi.
''Cullen'lar hangileri?''diye sordum.''Hiç de akrabaya
benzemiyorlar.''
''Zaten değiller.Doktor Cullen çok genç,yirmilerinde ya da
otuzların başında.Hpsi evlat edinilmişler.Hale'ler ağabey
kardeş,ikizler-sarışın olanlar-ve hepsi evlatlık.''
''Jasper ve Rosalie on sekiz yaşında ama sekiz yaşından beri Bayan
Cullen'l birlikteler.Onların teyzesi ya da onun gibi bir şey.''
''Bu kadar genç yaşta böyle çocuklarla ilgilenmeleri ne kadar hoş
bir şey.''
''Evet öyle,''diyerek beni onayladı ama bir sebepten doktor ve
karısından hoşlanmadığı kanısına vardım.Bu evlatlık çocuklara attığı
bakışlardan bu sebebin kıskançlık olduğunu tahmin
edebiliyordum.''Sanırım bayan Cullen bir çocuk sahibi olamıyor,''diye
ekledi,sanki bu,onların bu güzel davranışını etkileyebilecekti.
Bütün bu konuşma boyunca gözlerim tekrar tekrar bu tuhaf ailenin
olduğu masaya kaydı.Duvara bakmaya ve önlerindeki yemekleri yememeye
devam ediyorladı.
''Hep Forks'ta mı yaşıyorlardı?''diye sordum.Burada geçirdiğim
yazlardan birinde onları görmüş olmalıydım.
''Hayır.''dedi buraya yeni geldiklerinin çok açık olduğunu
belirtmek istercesine.''Alaska'dan buraya iki yıl önce taşındılar.''
İçimden onlara karşı bir acıma duygusu ve rahatlama belirdi.Onlara
acıdım,çünkü bu kadar güzel olmalarına karşın dışlanmışlardı ve kabul
edilmedikleri çok açıktı.İçimi biraz olsun rahatlatmıştı.Çünkü buraya
yeni gelen bir tek ben değildim ve onlar kadar dikkat çekici de
değildim.
Onları incelerken en küçükleri,Cullen'lardan biri,başını kaldırdı
ve göz göze geldik,bu sefer gözlerinde merak vardı.Gözlerimi
kaçırdığımda fark ettim i,çocuğun bakışında bir beklenti vardı.
''Kızıl kahverengi çocuk kim?''diye sordum.Göz ucuyla ona baktım,o
hala bana bakıyordu ana bugün gördüğüm diğer çocuklar gibi boş
bakmıyordu,yüzünde korkmuş bir ifade vardı.Bakışlarımı tekrar çevirdim.
''O Edward.Mükemmeldir,ama zamanını boşa harcama.Kimseyle
çıkmaz.Görünen o ki,buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel
değil.''Burun kıvırdı.Jessica'yı ne zaman reddettiğini merak ettim.
Gülümsememi saklamak için dudaklarımı ısırdım.Sonra ona tekrar
baktım.Yüzünü çevirmişti ama yanakları sanki gülüyormuş gibi yukarı
kalkmıştı.
Birkaç dakika sonra dördü birden aynı anda masadan kalktı.Kaslı
olanı da dahil hepsinin hareketlerinde zerafet vardı.Onları izlemek
biraz rahatsız ediciydi.Adı Edward olan,bana tekrar bakmadı.
Jessica ve arkadaşlarıyla,kendi başıma oturacağımdan çok daha uzun
bir süre oturdum.Daha ilk günümden derse geç kalmak istemiyordum.Sürekli
adının Angela olduğunu hatırlatan yeni arkadaşlarımdan bir
tanesi,benimle birlikte biyoloji-2 dersini alıyordu.Birlikte sessizce
sınıfa yürüdük.O da utangaçtı.
Sınıfa girdiğimizde Angela,tıpkı benim eski okulumda oturduğum
yüksek saiyah laboratuvar masalarına benzeyen masalardan birine
oturdu.Yanında oturan biri vardı.Aslında biri hariç bütün masalar
doluydu.Geniş koridorun yanında,o tek boş kalmış yerin yanındaki
sandalyede,alışılmadık saçlarından tanıdığım Edward Cullen oturuyordu.
Öğretmene kendimi tanıtıp kağıdı imzalatmak için koridorda
yürürken gizlice ona bakıyordum.Yanından geçerken bir anda sandalyesinde
doğruldu.Bana yüzündeki tuhaf ifadeyle tekrar baktı,çok düşmanca ve
öfkeli bir bakıştı.Başımı hemen çevirdim,çok şaşırmıştım ve yine
kıpkırmızı olmuştum.Koridorun kenarında duran bir kitaba takıldım ve bir
masanın kenarına tutunarak düşmekten son anda kurtuldum.Orada oturan
kız kıkırdadı.
Gözlerinin siyah-kömür karası olduğunu fark etmiştim.
Bay Banner kağıdı imzaladı ve bana içinde gerekli bilgiler olan
bir kitap verdi.Anlaşabileceğimizi hissetmiştim.Tabii ki beni odanın
ortasındaki tek boş sandalyeye gönderecekti.Bana fırlattığı düşmanca
bakıştan sonra sersemlemiş bir halde onun yanına otururken başımı yerden
kaldırmadım.
Sandalyeye yerleşip kitaplarımı masanın üzerine çıkarana kadar
bakışlarımı aşağıda tuttum ama gözucuyla duruşunun değiştiğini
görebiliyordum.Sandalyesinin benden en uzak ucuna oturmuş,kötü bir koku
almışçasına yüzünü buruşturuyordu.Çaktırmadan saçımı kokladım.Çilek gibi
kokuyordu,bu en sevdiğim şampuandı.Hiç de rahatsız edecek bir koku
değildi.Saçlarımı sağ omzuma atarak aramıza bir perde çekmiş oldum ve
dikkatimi öğretmene vermeye çalıştım.
Ne yazık ki,ders benim önceden öğrendiğim hücre anatomisiyle
ilgiliydi.Yine de dikkatli bir şekilde not alıyordum,başım hala
önümdeydi.
Saçlarımın arasından yanımda oturan bu tuhaf çocuğa bakmaktan
kendimi alıkoyamıyordum.Bütün ders boyunca benden mümkün olduğunca
uzakta,sandalyesinin ucundaki pozisyonunu hiç bozmadı.Sol bacağının
üzerindeki elini yumruk yaptığını görebiliyordum,soluk teninden
damarları görünüyordu.Ders boyunca kaskatı oturdu.Uzun kollu beyaz
gömleğini dirseğine kadar sıvamıştı,dirseğiyle bileği arasında kalan
yeri ince teninin altında şaşırtıcı derecede kaslıydı.İriyarı ağabeyinin
yanında durduğu kadar da zayıf ve güçsüz değildi.
Gün sona ermek üzere olduğundan mı,yoksa benim bu yumruğun
gevşemesini beklediğimden dolayı mı bilmiyorum ama bu ders bana
diğerlerine kıyasla çok daha uzun gelmişti.Yumruk gevşemedi ve çocuk
nefes almıyormuş gibi hareketsiz oturmaya devam etti.Derdi neydi?Bu onun
normal davranışı mıydı?Öğle yemeğinde Jessica'nın tavrıyla ilgili
duygularımı düşünüyordum.Belki de benim düşündüğüm kadar kırgın değildi.
Bunun benimle bir ilgisi olamazdı.Beni doğduğumdan beri
tanımıyordu ki.
Ona bir kez daha baktım ve pişman oldum.O da bana bakıyordu,siyah
gözleri nefret doluydu.Ondan uzaklaşıp sandalyeme gömüldüğümde bakışlar
öldürebilseydi lafı aklımdan geçti.
O an zil,beni oturduğum yerden zıplatarak yüksek sesle
çaldı.Edward cullen oturduğu yerden çoktan kalkmıştı.Sırtı bana
dönük,ayağa kalktı-düşündüğümden çok daha uzundu-henüz kimse yerinden
kalkmadan o dışarıya çıkmıştı.
Sandalyemde donup kalmıştım,arkasından boş boş bakıyordum.Ne kadar
da kabaydı.Bu hiç de adil değildi.Yavaş yavaş eşyalarımı toplamaya
başladım,gözlerim dolmasın diye içimde büyüyen öfkemi gizlemeye
çalışıyordum.Neden bilmiyorum,ama öfkem hep gözyaşı şeklinde açığa
çıkardı.Biraz küçük düşürücü bir durum olsa da genelde sinirlendiğim
zaman ağlardım.
''Sen İsabella Swan değil misin?''diye sordu bir erkek sesi.
Başımı çevirdiğimde şirin,bebek yüzlü,sarı saçları düzgün
taranmış,gülümseyen bir çocuk gördüm.Anlaşılan kötü koktuğumu
düşünmüyordu.
''Bella,''diye düzelttim gülümseyerek.
''Ben Mike.''
''Merhaba Mike.''
''Bir sonraki dersliğini bulmanda yardımcı olabilir miyim?''
''Spor salonuna gidiyordum.Sanırım orayı bulabilirim.''
''Benim de şimdiki dersim orada.''Bu küçük okulda buna tesadüf
denemezdi,ama yine de heyecanlanmış görünüyordu.
Spor salonuna birlikte yürüdük,çok konuşkandı,konuları hep o
açıyordu tabii bu da benim işimi kolaylaştırıyordu.On yaşına kadar
Kaliforniya'da yaşamıştı,bu yüzden güneşle ilgili ne hissettiğimi
anlayabiliyordu.İngilizce dersini de birlikte aldığımız ortaya
çıktı.Bugün tanıştığım en tatlı insandı.
Spor salonuna giderken sordu.''Edward Cullen'a kalem falan mı
batırdın?Onun böyle davrandığını hiç görmemiştim.''
Bir an ürperdim.Demek ki bunu fark eden tek ben değildim.Ve
açıkça görünüyordu ki,bu Edward Cullen'ın her zamanki davranışlarından
biri değildi.Ben de aptalı oynamaya karar verdim.
''Biyoloji dersinde yanımda oturan çocuktan mı
bahsediyorsun?''dedim doğal bir şekilde.
''Evet,''dedi.''Sanki acı çekiyormuş gibi bir hali vardı.''
''Bilmem,''dedim.''Onunla hiç konuşmadım.''
''Çok garip bir çocuktur.''Mike soyunma odasına gideceğine
benimle oyalanıyordu.''Eğer senin yanında oturabilecek kadar şanslı
olsaydım seninle konuşurdum.''
Kızların soyunma odasına doğru yürümeden önce gülümsedim.Arkadaş
canlısı ve çok hoş bir çocuktu,ama bu benim rahatsızlığımın geçmesi için
yeterli değildi.
Beden eğitimi öğretmeni Koç Clapp bana bir forma buldu ama
bugünkü ders için giymeme gerek olmadığını söyledi.Eski okulumda beden
eğitimi dersini iki sene almak yeterliydi.Burada dört yıl bu dersi almak
zorunluydu.Forks,kelimenin tam anlamıyla bu dünyadaki kişisel
cehennemimdi.
Aynı anda oynanan dört voleybol maçını izledim.Voleybol oynarken
ne kadar çok sakatlık geçirdiğimi düşündüm,bir an midem bulandı.
Okulun paydos zili sonunda çalıd.Kağıdı teslim etmek üzere ofise
doğru yavaş yavaş yürüdüm.Yağmur yavaşlamıştı ama rüzgar daha güçlü ve
soğuk esiyordu.Kollarımı önümde birleştirdim.
Sıcak ofise girdiğimde neredeyse arkamı dönüp dışarı çıkacaktım.
Edward Cullen önümdeki masada duruyordu.Onu bronz renkli
karmakarışık saçından tanıdım.Benim içeri girdiğimin farkında
görünmüyordu.Memurun işini bitirmesini bekleyerek sırtımı duvara
yasladım.
Kadınla kısık ve çekici bir sesle tartışıyordu.Hemen bu
tartışmaya kulak misafiri oldum.Kendi biyoloji dersini altıdan başka bir
saate,herhangi bir saate aldırmaya çalışıyordu.
Bunun benimle alakalı olduğuna inanamıyordum.Başka bir şey
olmalıydı,ben biyoloji sınıfına girmeden önce başka bir şey olmuş
olmalıydı.Yüzündeki o ifadenin sebebi başka bir olay olamlıydı.Bu
yabancının bana karşı aniden ve bu kadar derin bir nefret duyması
imkansızdı.
Kapı tekrar açıldı ve odaya dolan soğuk rüzgar,masanın üzerindeki
kağıtların uçuşup saçımın yüzüme dağılmasına neden oldu.İçeri giren kız
masaya yaklaşıp tel sepete bir not bıraktı ve dışarı çıktı.Ama Edward
Cullen'ın sırtı dikleşti ve bana bakmak için yavaşça döndü,o keskin
nefret dolu gözleriyle tuhaf bir şekilde yakışıklıydı.Bir an tüylerimin
diken diken olduğunu hissettim.Bu bakış sadece bir saniye sürdü ama beni
soğuk rüzgardan daha fazla üşütmüştü.Tekrar memura döndü.
''Boşverin o zaman,''dedi kadife gibi bir ses tonuyla.''Bunun
imkansız olduğunu görebiliyorum.Yardımınız için çok teşekkür
ederim.''Bana bakmadan topuklarının üzerinde döndü ve kapıdan çıkıp
gözden kayboldu.
Sakin bir şekilde masaya gittim,yüzüm ilk def kırmızı yerine
beyazdı,imzalatmış olduğum kağıdı uzattım.
''İlk günün nasıl geçti canım?''diye sordu bir anne gibi.
''İyi,''diye yalan söyledim,sesim çok zayıf çıkmıştı.Pek ikna
olmuşa benzemiyordu.
Kamyonetim oark yerindeki neredeyse son arabaydı.Bir sığınak gibi
görünüyordu,bu nemli yeşil delikte eve en çok benzeyen şey oydu.İçeride
bir süre oturdum ve ön camdan boş boş dışarıya baktım.Isıtıcıyı
çalıştırmak için anahtarı çevirdim ve motor hayat buldu.Gözyaşlarımla
savaşarak Charlie'nin evine doğru yola koyuldum.



Alıntıdır !

_________________
Körkütük yaşar bazı insanlar aşkı,
Sen kör o kütük !...
avatar
Admin
Kontes
Kontes

Mesaj Sayısı : 157
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 11/07/10
Yaş : 22
Nerden : Yalova

http://twilightserisi-tr.yetkin-forum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz